31 Mayıs tarihi tüm dünyada '' Sigarasız Bir Dünya '' günü olarak belirlenmiştir.Ülkemizde 19.05.2008 tarihi itibariyle kapalı alanlarda tütün ürünlerinin tüketilmesi sınırlandırılmış olup, temmuz 2009 itibariyle tüm kapalı alanlar bu sınırlamaya dahil edilecektir.
Sigara Hakkında Genel Bilgiler:
Kristof Kolomb Amerika'yı keşfettiğinde, yerlilerden öğrenilen tütün içme alışkanlığı kısa zamanda yaygınlaşmıştır. 20.yy'ın başlarında tütünün kağıda sarılarak üretilmeye başlanması bu yayılmayı hızlandırmıştır. İlk zamanlarda çok ucuz satılan hatta bedava dağıtılan sigaranın 2.Dünya Savaşı'ndan sonra zararları görülmeye başlanmış. Günümüzde sigaraya karşı pek çok dernek kurulmuş ve sigarayı bırakma kampanyaları düzenlenmeye başlanmıştır.
35 yaş üstü nüfusumuzun %45'inin sigara içtiği ülkemizde, sigaraya bağlı hastalıklar ciddi bir sorun oluşturmaktadır.
1988'de ülkemizde 15 yaş üzeri erkeklerde %62.8 kadınlarda %24.3 tüm nüfusta %43.6 sigara içimi görülmektedir. Bu araştırma sigara tiryakisini "cebinde paket taşıyan"olarak tanımlamıştır. Dünya Sağlık Örgütü ise sigara tiryakisini "düzenli olarak günde 1 adet içen"olarak tanımlamıştır. Her yıl sigaraya bağlı hastalıklardan ABD'de 300.000, Avrupa'da 400.000 kişi ölmektedir ve bu çok ciddi bir rakamdır.
Sigaradaki Zararlı Maddeler:
Sigara ve tütünde aktif olarak 4000'den fazla sitotoksik(hücre öldürücü), mutajenik (hücrenin yapısını bozucu) ve karsinojenik (kanser yapıcı) madde vardır. Sigara içen şahıslarda duman solunmasına bağlı ağız, burun, gırtlak ve tüm solunum yolunda kanser gelişebilir. Bazı maddeler direk solunumla etkiliyken, bir kısmı kana geçerek ya da tükrükle yutularak etki gösterir.
Tütünün içindeki en önemli madde nikotindir. Nikotin, vücuttaki bazı sinir hücrelerini hem uyaran hem baskılayan bir maddedir. Etkilerin çoğu katekolaminlerin (adrenalin,noradrenalin vb.) salınımına bağlıdır.
Sigara içen normal bireylerde tansiyonun artması, kalp hızında artma, kalp kası kasılma gücünde artma, kalbin oksijen tüketiminde artma, kalp damarlarında kan akımında artma ve diğer damarlarda daralma meydana gelir. Ayrıca nikotin, serumda glukoz, kortizol, serbest yağ asidi, adrenalin ve beta endorfin düzeylerini arttırır.
Karbon monoksit ( CO ) oksijen kullanımını engelleyen toksik bir gazdır. Sigara dumanında %2-6 oranında bulunur. Sigara içenlerde kanda seviyesi yükselir. Pıhtılaşma artışından ve bazı sinir sistemi bulgularından sorumludur.
Sigaranın Etkileri:
Koroner kalp hastalığı ve akciğer kanseri en önemli iki ölüm sebebidir. Sigara içimi ile bu hastalıklar arasında güçlü bir ilişki vardır. Sigaraya başlama yaşı, içilen sigara sayısı ve alınan nefesin derinliği önemlidir. Sigara bırakılınca hastalanma oranı da azalmaya başlar.
Akciğerlere etkileri:
Sigara içimi hem ana hem küçük hava yollarını, akciğer yüzey hücrelerinin yapı ve fonksiyonlarını bozar, akciğerin bağışıklık sistemini değiştirir. Sigara içimiyle normal akciğer yapısı değişir (psödostratifiye silyalı epitel, yassı hücreli metaplaziye, karsinoma in situya) ve sonuçta kansere dönüşür. Sigara içenlerde kronik öksürük, balgam ve nefes darlığı olur. Sigara içimi KOAH (kronik bronşit, amfizem vb.) gelişimi için esas risk faktörüdür. Solunum yolu enfeksiyonları da sigara içenlerde daha fazladır. Ameliyat sonrası komplikasyonlar ve pnömotoraks da içenlerde daha sıktır.
1964 yılında sigara içimiyle akciğer kanseri arasında nedensel bir ilişki varlığı gösterildi. Daha sonra net ilişkiler tanımlandı. Sigara miktarı ve içilen süre riski belirlemektedir. Günde 1 paket sigara içenlerde akciğer kanserine yakalanma riski 10 kat fazlayken 2 paket içenlerde risk 25 kat artmaktadır.
Son yıllarda kadınlardaki sigara içme alışkanlığının artmasıyla kadınlarda da akciğer kanseri görülme riski artmaktadır.
Sigara akciğer kanseri dışında ağız, gırtlak, yemek borusu ve mesane kanserine de yol açar, böbrek ve pankreas kanseri gelişimine katkıda bulunur, mide ve rahim kanseri ile beraberlik gösterir.
Kalbe etkileri:
Koroner kalp hastalığında en önemli 3 risk faktörü sigara, kolesterol yüksekliği ve hipertansiyondur. Erkeklerde sigara içimiyle koroner kalp hastalığı riski %60-70 artmaktadır. Kalp hastalığına bağlı ani ölüm sigara içen erkeklerde 2-4 kat daha fazladır. Kadınlarda hem oral kontraseptif (doğum kontrol hapı) hem sigara kullanımı halinde kalp hastalığı riski 10 kat artmaktadır. Yüksek tansiyonu olanlarda sigara içimi beyin kanaması riskini arttırmaktadır, dolayısıyla sigara içenlerde felç daha sık gözlenmektedir.
Mideye etkileri:
Sigara içenlerde mide ve duodenum (oniki parmak barsağı) ülserleri daha sıktır. Ülserin ilaçla iyileşmesini geciktirir. Mide asit salgısını arttırır, pankreas salgısını azaltır.
Diğer etkiler: Sigara ilaç toksitesi daha çabuk oluşur ve ilaç dozları yetmez ( sigara karaciğerde ilaçları parçalayan enzimleri arttırır).
Pasif içicilik:
Sigarada, sigarayı içenlerin akciğerlerine soluduğu "anaakım dumanı", sigaranın ucunun yanmasıyla çevreye yayılan "yanakım dumanı" mevcuttur. Sigara içmeyenlerin bu yanakım dumanına maruz kalmalarına pasif içicilik denir. Pasif maruziyetin de akciğer kanseri ve koroner kalp hastalığı yaptığına dair sağlam deliller vardır.
Kocası sigara içen kadınlarda akciğer kanserine yakalanma riski 1.2-2 kat artmıştır. Yapılan birçok çalışmada anne babası sigara içen çocuklarda pnömoni, bronşiolit ve bronşit gibi hastalıkların arttığı gösterilmiştir.
Gebelikte sigara içimi:
Sigara anne karnındaki fetüsü etkiler. Hamileliğinde sigara içen anneden doğan bebek düşük doğum ağırlığındadır. Bunun nedeni, sigaranın anne bebek arasındaki kan dolaşımını bozması ve bebeğin beslenememesidir. Annenin sigara içimi düşük, fetal ölüm ve ani bebek ölümlerini arttırır. Fetüsün beyin gelişimini yavaşlatır, çocuğun uzun vadede gelişimini de bozar.
İçtiğiniz Son Sigara Olsun !
Sabahları kahvaltıdan önce sigara içmeden güne başlayamayan, her fırsatta dumanaltı olmak için binbir türlü sıkıntıya katlanan, sigarasız kaldığında adeta kişilik değiştirecek kadar kendini kaybeden bir sigara bağımlısı mısınız? O halde sağlığınızı, geleceğinizi tehlikeye atmış durumdasınız. Üstelik bunu siz de biliyorsunuz. Haydi gelin, Sigarayı vücudumuzdan değil, hayatımızdan nasıl kovabiliriz, bir düşünelim..
Uzm.Dr.Fatime YAVUZ
Göğüs Hastalıkları Uzmanı
GÜNEŞ GÖZLÜĞÜ KULLANIMINA DİKKAT
Güneş gözlüğü, bir aksesuardan çok sağlık açısından çok gerekli bir araç. Ozon tabakasındaki incelmeden sonra ultraviyole ışınlarının göz hastalıkları üzerindeki etkisi düşünüldüğünde, gözü bu ışınlardan koruyucu özelliğe sahip güneş gözlüğünü sadece yazın takmak yeterli olmuyor. Çünkü göz için zararlı olan ultraviyole ışınları kışın da etkili. Güneş gözlüğünün göz sağlığı üzerindeki etkisi ve olması gereken nitelikleri hakkında bilgi verdi. - Ultraviyole ışınlarının hangi göz hastalıklarına yol açıyor? Bu ışınlardan korunmak mümkün müdür?
Güneş ışığı gözle görebildiğimiz ve göremediğimiz kısımlardan oluşmaktadır. Atmosferden geçip dünyamıza gelen bu ışınlar, yaz aylarındaki açık havalarda ve yansımanın fazla olduğu kar ve deniz bulunan yerlerde gözümüze daha fazla girer. Normalde ışıkta küçülen göz bebeğimiz bu ışığın zararlarını azaltmaya çalışır. Ancak ışık fazla geldiğinde bu mekanizma yetersiz olabilir. Bu zararlı ışınlar, göz merceğinin katarakt olmasına ve retina tabakasının zarar görmesine neden olabilir. Ayrıca, gözün ön kısmında kornea dediğimiz şeffaf tabakada da yüzeysel hasarlar oluşturabilir. Bu nedenle böyle hava ve yer şartlarında güneş gözlüğü kullanılmalıdır. Güneş gözlüğü göz sağlığı açısından çok gereklidir. - Güneş gözlükleri nasıl niteliklere sahip olmalıdır?
Kullanacağımız güneş gözlüğü mutlaka “ultraviyole ışığını engelleyici” özellikte olmalıdır. Bu özelliği olmayan güneş gözlüğü sadece fazla ışığın geçmesini engeller. Ancak bu engelleme hiçbir fayda sağlamaz, aksine zarar verir. Çünkü renkli cam takıldığında göz bebeği küçülmez. Böylece görünen ışık değilse bile zararlı ultraviyole ışını göz içine bol miktarda girer. Her güneş gözlüğü ultraviyole ışınlarının geçişini engellemez. Gözlüklerin kaliteli olması ve belgeli olması gerekir. Polarize camlar bu konuda son derece başarılı camlardır. - Güneş gözlüğünün kalitesi ile ilgili nasıl fikir edinilebilir?
Camın renginin koyu yada açıklığından ziyade ultraviyole ışığını engeleyip engellemediği önemlidir.
Camın rengi homojen (her yerde aynı) ya da grade olmalıdır.
Gözlük camından bakarken gözlüğü hareket ettirdiğinizde görüntü hareket etmemelidir (numarasız camlarda).
Camların üzerinde güvenilir tescil bilgisi olmalıdır.
Her pahalı olan iyidir denilemez ama ucuz gözlüklerin de bu özellikleri taşımama olasılığı çok düşüktür.
- Gözlük çerçevesi ultraviyole ışınlarını engelleme açısından nasıl özelliklere sahip olmalıdır?
Çerçeve seçmek tabii ki zevk, estetik, moda işidir ama çerçeve amaca da uygun olmalıdır. Zararlı ışınlardan gözü azami derecede koruyabilmek için çerçeve etrafından girebilecek ışık en az olmalıdır. Bu nedenle camın göze yakın yerleşimli olması çok yararlı olabilir. - Gözlüklerin bakımı nasıl yapılmalıdır?
Camları temizlerken dikkatli davranmak gerekir. Çünkü çizikler de görüntü kalitesinin bozulmasına ve zaralı ışınların göz içine girmesine neden olabilir. Elinize ne geçerse onunla silmek değil de yumuşak pamuklu bir bez, ya da en iyisi gözlükçülerden temin edilebilecek özel bezler kullanılmalıdır. - Güneş gözlüğü kullanımı öncesi muayene gerekli midir?
Güneş gözlüğü almadan önce bir göz muayenesi olmakta fayda vardır. Çünkü az da olsa var olan bir hastalık yada risk olabilir. Ve bu durumda daha farklı bir güneş gözlüğü önermek ya da güneş gözlüğü ile de olsa güneşten uzak durmak gerekebilir.
İYİ KOLESTEROL NEDİR? NEDEN ÖNEMLİDİR?
Tüm dünyadaki ölüm nedenleri arasında, kalp damar hastalıkları birinci sıraya yerleşmiş durumdadır. Kalp damar hastalığı diabet hastalarında en önemli ölüm nedenidir. TURDEP (Türkiye Diabet Epidemiyolojisi Projesi) çalışması ile, ülkemizde teşhis edilmiş diabet yüzdesi 7.2 olarak bulunmuştur. Yine; Tip 2 diabetiklerin (erişkin tipi diabet) ilk sırada gelen ölüm nedeninin % 35 ile koroner arter hastalığı olduğunu bilmekteyiz. Diabetin, özellikle kronik komplikasyonları (uzun süreli hasarlanma) sebebi ile hastaneye yatan hastaların %75’inden fazlasında neden kalp damar hastalıklarıdır. Tip 1 diabet (juvenil diabet) hastalarında kalp damar hastalığı nedeni ile ölüm 3-10 kat daha fazla iken, tip 2 diabetli erkeklerde bu oran 2, kadınlarda 4 kat daha fazla bulunmuştur. Büyük damar tutulumu ile giden (makrovasküler) hastalıklar diabet hastalarında tüm ölümlerin % 75-80’inden sorumludur. Kısaca, ateroskleroz diabet hastalarında daha erken ve sık oluşur, üreme çağındaki kadınlarda ise cinsiyete bağlı korunma gözlenmez. Yine diabet hastalarında infarktüs veya by-pass sonrası kısa ve uzun dönem ölüm oranları anlamlı olarak daha yüksektir.
Kolesterol; yaşam için gerekli olan, kan dolaşımında ve hücre yapısında bulunan yağ benzeri bir maddedir. Kolesterol beyin, sinirler, kalp, barsaklar, kaslar ve karaciğer başta olmak üzere tüm vücutta yaygın olarak bulunur. Vücut kolesterolü kullanarak kortizon ve seks hormonu gibi hormonları, D vitamini ve yağları sindiren safra asitlerini üretir. Tüm bu işlemler için kanda, çok az miktarda kolesterol bulunması yeterlidir.
Kanda fazla miktarda bulunan kolesterol; damarda birikerek kan damarlarının daralmasına ve sertleşmesine (ateroskleroz) yol açar. Bunun için halk arasında damar sertliği, damar kireçlenmesi gibi ifadeler kullanılmaktadır. Ateroskleroz oluşumunun tek sorumlusu kolesterol değildir; kan pıhtısı, akyuvarlar ve kalsiyum gibi maddeler de bu oluşumda rol oynar.
Vücudumuzda mevcut tüm organlara kan taşıyan ve bu sayede görevlerini yapmalarını sağlayan ana yollardır damarlar. Kolesterol herhangi bir damarda ateroskleroza yol açtığında, söz konusu damarla beslenen organa ait hastalıklar ortaya çıkar. Mesela böbrek damarları tutulduğunda hipertansiyon ve böbrek yetmezliği, kalbin koroner arterleri tutulduğunda kalp krizi ve ani ölümler gözlenebilmektedir.
Nedir İyi - Kötü Kolesterol?
Kolesterol kan dolaşımında serbest olarak dolaşmaz, su özeliklerini taşıyan kanda, bir çeşit yağ olduğu için normal koşullarda çözünmez. Kolesterol kan içersinde proteinlere bağlı olarak taşınır. Kanda çözünmesi ve taşınması için karaciğerde bir protein ile birleştirilir. Bu kolesterol ile protein birleşimine lipoprotein partikülü adı verilir. Temel kan yağları; kolesterol, trigiseridler ve fosfolipidlerdir. Lipoprotein partikülleri içerdikleri lipid oranı ve apoporotein türüne göre değişkenlik gösterirler. Lipoproteinlerin merkezinde belirttiğimiz üzere kolesterol ve trigliserid gibi, suda çözünmeyen moleküller, yüzeyinde ise apoproteinler, fosfolipidler ve esterleşmemiş kolesterol gibi çözünebilir bileşikler bulunmaktadır.
Başlıca lipoprotein çeşitleri;
Şilomikronlar: Besin kaynaklı trigliseridleri taşıyan en büyük moleküllü lipoproteinlerdir. Yemek sonrası ince barsak mukozasından emilen kolesterol ve trigliseridlerin özel bir apoprotein ile birleşmesinden oluşur.
Çok düşük yoğunluklu lipoprotein (VLDL): Büyük oranda trigliserid ve daha az oranda kolesterol içerir. Büyük kısmı karaciğerde oluşturulur.
Orta yoğunluklu lipoprotein (IDL): VLDL’nin LDL’ ye dönüşümü sırasında oluşan kısa ömürlü ara ürünlerdir.
Düşük yoğunluklu lipoprotein (LDL): VLDL’den dönüşüm sonucu oluşurlar. Büyük oranda kolesterol içerirler, kan kolesterolünün % 70’ini taşımaktadırlar. Böylece kötü kolesterol olarak da adlandırılırlar. Az yoğun ve büyük çaplı A tipi ile yoğun ve küçük çaplı B tipi vardır. B tipi daha büyük oranda damar sertliği yapar (aterojeniktir).
Yüksek yoğunluklu lipoprotein (HDL): En ufak moleküllü olan ve yüksek oranda protein içeren lipoproteinlerdir. HDL’ler kandan kolesterol ve trigliseridlerin temizlenmesinde ve dokulardan karaciğere -safraya boşaltılmak üzere- geri taşınmasında önemli rol oynarlar. Bu ters nakilden ötürü iyi kolesterol olarak da adlandırılırlar (antiaterojeniktir).
Lipoprotein (a): Yapıca LDL’ye benzer, ateroskleroz riskini arttırır.
Total kolesterol değeri kabaca HDL, LDL ve VLDL kolesterolin toplamına eşittir. Bu nedenle içerdiği kolesterol çeşitlerinin oranları göz önüne alınmadan yüksek total kolesterolü doğru yorumlamak mümkün değildir. Bu arada sıkça kullanılan dislipidemi terimi nicelik ve/veya nitelik olarak normalden sapmış yağ dağılımını ifade etmektedir.
Yol Açtığı Hastalıklar Ve Önemi:
Tüm dünya ülkelerinde olduğu gibi ülkemizde de kalp damar hastalıkları ölümlere ve kalıcı sakatlıklara yol açan yaygın bir sorundur. Türkiye’de 6 milyon kişinin kolesterol düzeyi sınırda yüksek (200-239 mg/dl), 2 milyon kişinin ise yüksektir (240 mg/dl ve üstü). Gelişmiş ülkelerde kalp damar hastalıkları ölüm nedenleri arasında ilk sırada yer almaktadır. Dikkat edilmesi gereken nokta, kolesterol yüksekliği, hipertansiyon, şişmanlık gibi sorunların düzeltilmesi ile bu ölümlerin düzeltilebilir olmasıdır.
Tablo 1. NCEP ATPIII’’e göre lipid değerlerinin sınıflandırılması
LDL-Kolesterol
<100
Arzu edilen
100-129
Arzu edilene yakın
130-159
Sınırda yüksek
160-189
Yüksek
≥190
Çok yüksek
Total Kolesterol
<200
Arzu edilen
200-239
Sınırda yüksek
≥240
Yüksek
HDL-Kolesterol
<40
Düşük
≥40
Yüksek
Kalp damar hastalığı oluşumunu kolaylaştıran faktörler kardiyovasküler risk faktörleri olarak adlandırılır. Kanda total kolesterol ve LDL-K’ün yüksek olması, HDL-K’ün düşük olması birer kardiyovasküler risk faktörüdür. Böyle hastalarda infarktüs, felç (inme), damar tıkanması, böbrek yetmezliği gibi hastalıkların ortaya çıkma olasılığı daha fazladır. Hiper kolesterolemi denen kolesterol yüksekliğinde belirti ve bulgular ani kolesterol yükselmesinden ziyade uzun süreli kolesterol yüksekliğinin, damar duvarında kolesterol birikimine yol açmasının sonucu gelişir.Diğer bir deyişle asıl sorun, uzun süreli kolesterol yüksekliğine maruz kalmaktır.
Beyni besleyen damarların tıkanması felç, konuşma bozukluğu, dengesiz yürüme ve bilinç kaybına, kalbi besleyen damarların tıkanması göğüs ağrıları, infarktüs, kalp yetmezliği ve ani ölümlere neden olur. Böbrek damarlarında oluşan tıkanıklık hipertansiyon ve böbrek yetmezliğine yol açabilir. Yine ana damarlarda oluşan kolesterol birikimi de tehlikeli olup buradan kopan birikintiler daha küçük damarları tıkayarak çok çeşitli sonuçlara yol açabilir (gangren, körlük, barsak ölümü vb.).
Tüm bu sorunlar ortaya çıktığı zaman hasta geç kalmış olabilir, bu nedenle kolesterol yüksekliğini önlemek, yüksek düzeyleri düşürmek çok önemlidir.
Dislipidemi Ve İnsülin Direnci:
1960’lı yıllardan beri; trigliserid yüksekliği, obezite, insülin yüksekliği, insülin direnci, bozulmuş glukoz toleransı, hipertansiyon ve koroner kalp hastalığı arasındaki ilişki bilinmektedir. Söz konusu olgular bütününe günümüze dek bir çok farklı isimler verilmiştir: Sendrom X, metabolik sendrom, insülin drenci sendromu, ölümcül dörtlü bu isimler arasında sayılabilir.
Metabolik sendrom tanısı nasıl konur?
Obezite: Bel çevresinin kadında 88 cm ve üzeri, erkekte 102 cm ve üzeri
Trigliserid: 150 mg/dl ve üzeri
HDL-K: Erkekte 40 mg/dl’nin altı, kadında 50mg/dl’nin altı
Kan Basıncı: 130/85 mmHg ve üstünde olması
Açlık Kan Şekeri: 110 mg/dl ve üstünde olması
Sayılan 5 kriterden üçünün mevcut olması tanı için yeterlidir.Bu kriterler içinde en önemli konu obezite, HDL-K, trigliserid ve açlık kan şekerinin insülin seviyesi ile ilişkili lipid tanı grubunun olduğudur. Bu da göstermektedir ki, lipid metabolizma bozukluğunun çoğu ek bir tanı kriteri ile metabolik sendroma dönüşebilmektedir.
Metabolik sendromda görülen lipid bozuklukları; trigliseridde ve küçük-yoğun LDL-K’da artma ile HDL-K (özellikle HDL2 alt grubunda) azalmadır.
Metabolik sendromda anahtar bozukluk obezitedir. Bu konuda J. Vague, kadınlarda genel obeziteden çok merkezi obezitenin sağlık açısından olumsuz bir faktör olduğunu 1956 yılında ilk söyleyen kişidir, ki bu saptama erkekler içinde geçerlidir. Obezite arttıkça diabet ve koroner kalp hastalığı riski de artar. Bu risk yalnızca obezite varlığı ile ilişkili olmayıp karın içi yağ miktarı artmış normal kilolu kişileri de kapsar. Karın içi yağ birikimi sonucu gelişen merkezi obezite hiperinsülinemi ve insülin direncine neden olan ana bozukluktur.
İnsülin direnci durumunda lipid seviyelerinin olumsuz yönde etkilenmesi bazı metabolik değişiklikler sonucunda meydana gelir. Söz konusu değişiklikler yalnızca obezite ya da tip 2 diabet için değil her tür metabolik sendromda geçerlidir. Sonuç olarak yüksek trigliserid, düşük HDL2-K ve artmış küçük-yoğun LDL partiküllerinin varlığı atorejenik lipid fenotipi olarak tanımlanır.
Türk halkında metabolik sendrom ile ilgili çalışmalar Onat ve arkadaşları tarafından yapılmış ve ülkemizde ne yazık ki 9 milyon erişkinin bu sendrom kapsamına girdiği ortaya konmuştur. Türkiye’de metabolik sendrom sıklığı erkeklerde % 31, kadınlarda %43, erişkinlerde %37 olarak belirlenmiştir. Diğer bir deyişle 3.4 milyon erkek, 5.7 milyon kadın ve toplam 9.1 milyon erişkin metabolik sendromludur.
Tanı kriterlerinden konumuzla direkt ilgili olan trigliserid yüksekliği ve HDL-K düşüklüğünün nedenlerini belirtelim: Trigliserid yüksekliğinin nedenleri arasında obezite, fizik aktivite azlığı, aşırı alkol alımı, aşırı karbonhidratlı beslenme, tip 2 diabet, kronik böbrek yetmezliği ve ailevi hiperlipidemilerin bir kısmı gösterilmişken HDL düşüklüğü sebepleri arasında ise trigliserid yüksekliği, obezite, fizik aktivite azlığı, tip 2 diabet, sigara kullanımı ve aşırı karbonhidrat alımı gösterilmiştir. HDL düşüklüğü ile koroner kalp hastalığı arasında pozitif bir ilişki vardır.
Tip 2 diabette de insülin direnci dislipideminin temel sorumlusudur. Artmış serbest yağ asitleri karaciğere gelerek TG yüksekliğini yol açar. VLDL partikülleri bu nedenle sıklıkla fazla TG içerir ve büyüktür, LDL yoğun ve küçük bir yapıya bürünür, HDL-K düşer. Sonuç olarak diabetik hastalarda lipid triadı olarak sözedilen TG yüksekliği, HDL-K düşüklüğü, LDL-K beta fraksiyon yüksekliği tipiktir.
Uzm. Dr. Güler TÜRKEŞ ATEŞ
İç Hastalıkları Uzmanı
BİR FARKINIZ OLSUN; BEYAZÖTESİ (DİŞ BEYAZLATMA)
Kişinin yüz ifadesini yansıtmada önemli bir rolü bulunan dişler, gerek şekillerinde, gerekse renklerindeki bozukluk dolayısıyla kişiye toplum içinde bazı sıkıntılar yaşatabiliyor. Hatta dişlerdeki bu sorunlar kişide psikolojik bozukluklara kadar varan problemlere neden olabiliyor. Örneğin; yapılan araştırmalar insanların %7'sinin sadece dişleri gözükmesin diye gülmekten kaçındığını ortaya koymuştur.
Beyaz dişler; sağlıklı ,temiz ve bakımlı kişiliğin simgesidir. İnsanlar yıllar boyunca bembeyaz dişlere sahip olabilmek için çeşitli yöntemlere başvurmuşlardır ve bu talep doğrultusunda piyasada dişlerde beyazlık vaadeden birçok ürün raflarda kendilerine yer bulmuşlardır. Fakat rastgele kullanılan ürünler diş ve dişetlerinde istenmeyen sonuçlar doğurabilmektedir. Bu nedenle FDA ( ABD Gıda ve İlaç Dairesi) diş beyazlatma ürünlerini ilaç kategorisine dahil etmiştir.
Çeşitli nedenlerle sararmış ve koyulaşmış dişlerin rengini daha açık hale getirme işlemine " Diş Beyazlatma (Bleaching) " denir.
İki değişik diş beyazlatma yöntemi uygulanmaktadır. Bu yöntemler; Office bleaching : Diş hekimi tarafından klinikte uygulanan yöntem, Home bleaching : Hastanın evde kendi uygulayacağı sistem